ABD ile Rusya arasında stratejik nükleer silahları sınırlayan son bağlayıcı anlaşma olan New START’ın sona ermesiyle, küresel ölçekte yeni ve kontrolsüz bir nükleer silahlanma döneminin kapısı aralandı.
Eklenme: 05.02.2026 11:45 | Güncelleme: 05.02.2026 11:46Washington ile Moskova arasında yarım asrı aşkın süredir süregelen nükleer silah kontrol rejimi, New START Anlaşması’nın sona ermesiyle fiilen çöktü. Dünyadaki nükleer savaş başlıklarının yüzde 80’inden fazlasını elinde bulunduran iki ülke artık stratejik cephaneliklerini bağlayıcı hiçbir sınırlama olmaksızın şekillendirebilecek.
Birleşmiş Milletler’den (BM) Vatikan’a, Kremlin’den Pekin’e kadar birçok aktör, bu gelişmenin küresel güvenliği ciddi biçimde tehdit ettiği uyarısında bulunuyor.
2010 yılında Prag’da dönemin ABD Başkanı Barack Obama ile Rusya Devlet Başkanı Dmitry Medvedev tarafından imzalanan New START Anlaşması, 5 Şubat itibarıyla yürürlükten kalktı.

Anlaşma, tarafların konuşlandırılmış stratejik nükleer başlık sayısını 1.550 ile sınırlandırıyor, fırlatma sistemleri ve kıtalararası balistik füzeler üzerinde denetim mekanizmaları öngörüyordu. Bu düzenleme, Soğuk Savaş sonrası dönemde nükleer riskleri sınırlayan son bağlayıcı çerçeve olarak görülüyordu.
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres, anlaşmanın sona ermesini “uluslararası barış ve güvenlik açısından vahim bir an” olarak nitelendirdi.
Guterres, yarım yüzyılı aşkın süredir ilk kez ABD ve Rusya’nın stratejik nükleer cephanelikleri üzerinde hiçbir bağlayıcı sınırın bulunmadığı bir dünyaya girildiğini vurgulayarak, nükleer silahların kullanılma riskinin son on yılların en yüksek seviyesinde olduğuna dikkat çekti. BM, iki ülkeyi gecikmeden yeni bir silah kontrol çerçevesi üzerinde müzakereye çağırdı.
Kremlin Sözcüsü Dmitriy Peskov, ABD’nin Rusya’nın anlaşmayı bir yıl daha fiilen sürdürme teklifine yanıt vermediğini açıkladı.

Peskov, New START’ın sona ermesiyle küresel stratejik istikrar alanında ciddi bir hukuki boşluk oluşacağını belirterek, “Dünya muhtemelen daha tehlikeli bir hale gelecek” ifadelerini kullandı. Rusya Dışişleri Bakanlığı ise tarafların artık anlaşma kapsamında hiçbir yükümlülüğe bağlı olmadığını resmen ilan etti.
ABD Başkanı Joe Biden, 2020 seçimlerinin ardından New START’ı beş yıl uzatma konusunda Moskova ile anlaşmaya varmıştı. Ancak Ukrayna savaşıyla birlikte ilişkilerin kopma noktasına gelmesi, denetim ve müzakere mekanizmalarını fiilen işlevsiz hâle getirdi.
Eski ABD Başkanı Donald Trump ise görev süresi boyunca uluslararası silah sınırlamalarına mesafeli yaklaşmış, nükleer denemelerin yeniden başlatılmasını gündeme getirmiş ancak somut bir adım atmadan süreci askıya almıştı. Trump’ın, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in uzatma teklifini takip etmemesi, anlaşmanın fiilen sonunu getirdi.
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, yeni bir silah kontrol anlaşmasının Çin’i de kapsaması gerektiğini savundu.

Pekin yönetimi ise bu çağrıya temkinli yaklaşıyor. Çin Dışişleri Bakanlığı, Çin’in nükleer kapasitesinin ABD ve Rusya ile kıyaslanamayacak ölçüde düşük olduğunu belirterek, mevcut aşamada çok taraflı bir silahsızlanma sürecinin adil olmadığını vurguladı.
Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) verilerine göre 2025 itibarıyla:
Uzmanlara göre New START’ın sona ermesi, bu yıl gözden geçirilmesi planlanan Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşması (NPT) için de ciddi bir risk oluşturuyor.
1970 tarihli NPT kapsamında nükleer silaha sahip olmayan ülkeler, nükleer güçlerin iyi niyetli silahsızlanma taahhütleri karşılığında bu silahları edinmemeyi kabul etmişti. Yeni START’ın çöküşü, bu dengenin sorgulanmasına yol açıyor.
Vatikan Devlet Başkanı Papa Leo XIV, yeni bir silahlanma yarışının önlenmesi için tarafların “mümkün olan her şeyi yapması gerektiğini” söyledi. Papa, anlaşmanın somut ve etkili bir takip mekanizması kurulmadan terk edilmemesi çağrısında bulundu.
New START’ın sona ermesiyle birlikte, Soğuk Savaş sonrası dönemin en temel güvenlik sütunlarından biri çökmüş durumda. Denetimsiz bir nükleer rekabet ihtimali, sadece ABD ve Rusya’yı değil, Avrupa’dan Asya-Pasifik’e kadar tüm dünyayı doğrudan etkileyebilecek bir belirsizlik dönemini beraberinde getiriyor.