News-1

Gündem

MİT Akademisi’nden Analiz: İran Savaşı Kaçınılmaz mı?

ABD’nin onlarca yıldır sürdürdüğü yaptırım, vekâlet savaşı ve askeri baskı politikası, İran’ı ekonomik olarak boğarken bölgeyi topyekûn bir çatışma eşiğine taşıdı. Tahran üzerindeki kuşatma artık yalnızca diplomatik değil, açık bir rejim değiştirme stratejisine dönüşmüş durumda.

Eklenme: 05.02.2026 16:36 | Güncelleme: 05.02.2026 16:47
Bu Haberi
Paylaş

MİT Akademisi tarafından yapılan bir analize göre İran ile ABD arasındaki gerilim yerini savaşa bırakabilir. 1979 Devrimi’nden bu yana Tahran ile Washington arasında kurulan ilişki hiçbir zaman “normal” olmadı. ABD açısından İran, Ortadoğu’daki kontrol planlarının önündeki en büyük engeldi. Bu nedenle diplomasi çoğu zaman yalnızca bir ara durak, asıl yöntem ise baskı oldu.

2010’lu yıllarda İran’ın nükleer programını ilerletmesiyle gerilim yeni bir safhaya taşındı. 2015’te imzalanan Nükleer Anlaşma kısa süreli bir yumuşama sağladı. Ancak bu tablo uzun sürmedi. Donald Trump’ın göreve gelmesiyle Washington tek taraflı olarak anlaşmadan çekildi, ağır yaptırımlar devreye sokuldu ve İran ekonomisi sistematik biçimde hedef alındı.

2020’de General Kasım Süleymani’nin Bağdat’ta suikastla öldürülmesi ise artık mücadelenin diplomatik değil doğrudan askeri bir hatta kaydığını gösterdi. Bu hamle, uluslararası hukukun açık ihlali olarak kayıtlara geçerken, ABD’nin “sınırsız güç kullanma” doktrininin sembolü haline geldi.

Sonuç ortada: On yıl boyunca süren yaptırımlar ve Kovid etkisiyle İran ekonomisi neredeyse büyüyemedi, halkın alım gücü sert biçimde düştü. Washington’un hedefi açıktı: Ekonomik boğma yoluyla içeriden çözülme.

7 EKİM SONRASI BÖLGESEL KIRILMA

7 Ekim 2023’te Hamas’ın İsrail’e yönelik saldırıları, sadece Gazze’de değil tüm bölgede dengeleri değiştirdi. İsrail, İran’ı doğrudan sorumlu tutarak vekil güçler üzerinden süren “kontrollü çatışma” politikasını terk etti.

Lübnan’daki Hizbullah’a yönelik ağır operasyonlar, Suriye’de İran hedeflerinin sistematik biçimde vurulması ve diplomatik misyonların dahi hedef alınması, artık yeni bir dönemin başladığını gösterdi.

Bu süreçte ABD, İsrail’in arkasında koşulsuz biçimde konumlandı. Bölgeye sevk edilen askeri yığınak ve artan üs hareketliliği, Washington’un yalnızca caydırıcılık değil, fiili bir müdahale hazırlığında olduğuna işaret etti.

Haziran 2025’te patlak veren ve 12 gün süren İran-İsrail çatışması, iki ülkeyi ilk kez doğrudan savaşın eşiğine getirdi. İran’ın hava savunma sistemlerinin ve füze depolarının hedef alınması, bunun sıradan bir sınır gerilimi değil, kapasite imha operasyonu olduğunu ortaya koydu.

TAHRAN’IN STRATEJİK SIKIŞMIŞLIĞI

İran yönetimi uzun süre düşük yoğunluklu gerilim stratejisiyle süreci soğutmaya çalıştı. Bölgesel müttefiklerini sınırlı angajmana zorladı, doğrudan savaştan kaçındı. Ancak ABD-İsrail hattındaki baskı azalmadı, aksine derinleşti.

KOEP’in tetik mekanizmasının devreye sokulmasıyla Birleşmiş Milletler yaptırımları yeniden yürürlüğe girdi. Bu adım, ekonomik krizi toplumsal krize dönüştürdü.

Artan döviz kuru, yükselen fiyatlar ve işsizlik Tahran başta olmak üzere birçok kentte protestoları tetikledi. Gösteriler kısa sürede sert müdahalelerle karşılaştı ve binlerce kişinin hayatını kaybettiği kanlı bir tablo ortaya çıktı.

Ancak İran için bu tür krizler yeni değil. 1979’dan bu yana sayısız kalkışma ve protesto dalgası yaşandı. Hiçbiri rejimin temel politikalarını değiştirmedi. Bu nedenle Washington’un “sokak baskısıyla rejim değişikliği” hesabı, beklenen sonucu henüz üretmedi.

TRUMP FAKTÖRÜ VE AÇIK EMPERYAL DİL

Trump’ın ikinci döneminde kullanılan söylem ise daha doğrudan. Diplomatik nezaket büyük ölçüde rafa kaldırılmış durumda. Tehdit dili, yaptırımlar ve askeri yığınak açık biçimde birlikte ilerliyor.

Trump yönetimi bir yandan “göstericileri öldürmeyin” çağrısı yaparken diğer yandan bölgeye yeni askeri birlikler gönderiyor. Bu çelişki, insan hakları söyleminin aslında yalnızca siyasi baskı aracı olarak kullanıldığını gösteriyor.

Washington’un temel hedefi İran’la uzlaşmak değil; onu ekonomik olarak çökertmek, askeri kapasitesini zayıflatmak ve mümkünse içeriden yönetim değişikliğini tetiklemek.

Bu model daha önce Irak’ta, Libya’da, Suriye’de ve Venezuela’da denendi. Ortaya çıkan tablo ise istikrarsızlık, iç savaş ve kalıcı kaos oldu.

TÜRKİYE İÇİN YENİ RİSK HATTI

ABD-İsrail hattındaki sertleşme, Türkiye açısından da doğrudan güvenlik riski anlamına geliyor. İran’da yaşanacak bir istikrarsızlık, göç dalgasından sınır güvenliğine, enerji hatlarından bölgesel güç dengesine kadar birçok başlıkta Ankara’yı etkileyecek.

Bu nedenle Türkiye bir yandan diplomatik arabuluculuk arayışını sürdürürken diğer yandan askeri ve ekonomik tedbirlerini artırıyor.

Çünkü olası bir İran savaşı, sadece iki ülkenin meselesi olmayacak. Tüm Ortadoğu’yu içine çeken uzun süreli bir kırılmaya dönüşme potansiyeli taşıyor.

KUŞATMA POLİTİKASI BÖLGEYİ YAKIYOR

Ortaya çıkan tablo net: Washington’un İran’a yönelik politikası bir güvenlik stratejisinden çok emperyal bir kuşatma planını andırıyor. Yaptırımlar, suikastlar, vekil savaşları ve askeri tehditler, diplomasinin yerini almış durumda.

Ancak yakın tarih gösteriyor ki dış baskıyla rejim değişikliği hedefleyen her müdahale, bölgede daha fazla istikrarsızlık üretiyor.

İran dosyası bugün yalnızca Tahran ile Washington arasında bir çekişme değil; Ortadoğu’nun geleceğini belirleyecek bir kırılma hattı haline gelmiş durumda.

Ve bu hattın nereye varacağı, yalnızca askeri güçle değil, emperyal hesapların ne kadar ileri taşınacağıyla belirlenecek.