İran’ın soykırımcı İsrail’e karşı yürüttüğü 'düşük yoğunluklu savaş' stratejisi, işgal rejimini psikolojik baskı altına alırken ekonomik kayıpları da derinleştiriyor. Tahran, doğrudan çatışmadan kaçınıp yeni cepheler açarak dengeyi lehine çeviriyor.
Eklenme: 03.07.2025 16:33:10 | Güncelleme: 25.07.2025 11:24:46Geçtiğimiz haftalarda dünya kamuoyunu ilk sırada meşgul eden işgalci İsrail-İran çatışması, İran’ın yürütmüş olduğu strateji sayesinde yeni bir çerçeve oluşturdu. İran’ın askeri ve politik olarak attığı adımlar dünya kamuoyunda ateşkes sonrası süreçte detaylı olarak incelenirken yalnızca askeri değil, aynı zamanda ekonomik ve finansal altyapıyı da taarruza tutarak işgal rejimini temelinden sarstı. Görünüşe göre karşımıza çıkan bu yeni yöntem, terör rejimi İsrail’in savaş ekonomisinin temelini istikrarsızlaştırmayı amaçlıyor.
İran’ın hedef aldığı isimlerden biri, 'İsrail Tahvilleri' (Israel Bonds) CEO’su Dani Naveh oldu. Tesadüf olmayan bu saldırı, Siyonist işgal rejiminin küresel borçlanma sisteminin kalbine yönelik bir hamle olarak yorumlanabilir. Zira Naveh liderliğinde, 2023 Ekim’inden bu yana ABD kamu kurumları dâhil olmak üzere 5 milyar doları aşkın sermaye Siyonist rejim pazarına aktarıldı ki bu durum; son yıllarda gelen dış yatırıma kıyasla tarihindeki en yüksek yabancı mali destek oldu.
Bu noktada İran’ın stratejik planlaması doğrultusunda Naveh’i hedef alması yatırımcı güvenini baltalamayı ve İsrail’in savaş finansmanındaki zayıf noktayı ifşa etmeyi amaçladı. Bu hamle sadece bir kişiyi değil, tüm savaş ekonomisini dayandırdığı yapıyı itibarsızlaştırmayı başardı. İsrail’in bu aşamada almış olduğu ağır darbe ekonomisindeki bağımsızlığın adım adım çöküşe doğru ilerlediğini gösteriyor.
İran’ın Tel Aviv’in finans merkezine ve Hayfa’daki stratejik liman ve rafinerilere yönelik saldırıları, ekonomik aşınma doktrininin bir parçası olarak değerlendiriliyor. Hem siber hem de fiziksel saldırılarla rafineri faaliyetleri sekteye uğradı. Bu rafineriler hem sanayi hem de işgal yerleşimlerinin enerji ihtiyacı açısından kritik öneme sahipti.
Zaten savaşa bağlı harcamalarla bütçesi zorlanan soykırımcı İsrail, şimdi de yakıt darboğazı ve artan üretim/tedarik maliyetleriyle karşı karşıya.
Siyonist rejim ekonomisine en büyük darbe, deniz taşımacılığı alanında geldi. 20 Haziran’da dünyanın en büyük konteyner taşımacılığı şirketi olan Maersk, İran’ın olası misillemeleri nedeniyle Hayfa Limanı’na uğrayan tüm gemi seferlerini askıya aldığını duyurdu.
Her ne kadar resmi bir deniz ablukası ilan edilmemiş olsa da, netice itibarıyla oluşan fiili durum ticaret yollarını büyük ölçüde sekteye uğrattı. İsrail işgal topraklarına yönelen gemiler için sigorta primleri gemi değerinin yüzde 1’ini aşarken, işgal rejiminin deniz ticareti fiilen çöktü.
Önceki dönemlerde yaşanan sıcak çatışmalar süresince Husilerin yol açtığı kriz Kızıldeniz’de sadece yön değişikliğine neden olmuştu. Oysa Maersk’in Hayfa’dan çekilmesi, işgalci İsrail’in temel ithalat kapısını tamamen kapattı. Özellikle sanayi makineleri, ilaçlar ve stratejik ürünlerin giriş noktası olan Hayfa’nın devre dışı kalması, ülke ekonomisini iyice kırılgan hale getirdi.
Savaş sırasında Siyonist rejim hükümeti ya bu lojistik açıkları büyük maliyetlerle sübvanse etmek ya da kalitesiz taşımacılık hizmetlerine yönelmek zorunda kaldı.
Maersk, ancak Trump’ın arabuluculuğunda ilan edilen ateşkesten sonra Hayfa’ya dönüş yapacağını duyurdu. Bu gelişme, savaşın ekonomik maliyetinin işgal rejimi için ne kadar ağır olduğunu açık bir biçimde ortaya koyuyor.
İran, nispeten düşük maliyetlerle büyük etki oluşturmayı başarabildi. Tahminen 2-3 milyar dolarlık füze operasyonlarını kullanarak psikolojik caydırıcılık üstünlüğünü kazanan İran, işgalci İsrail’in finansal sistemini doğrudan hedef aldı.
Sıkı döviz kontrolleri, gri piyasa petrol diplomasisi ve seçici kemer sıkma politikaları sayesinde İran, makroekonomik istikrarını korumayı sürdürüyor. Yıllardır ambargo altında yaşamaya alışmış olan Tahran yönetimi, yıpratma savaşına dayanacak stratejik sabra sahip. Bu direnç, Siyonist rejimin küresel sermaye, Batı desteği ve kısa vadeli askeri üstünlüğe dayalı savaş ekonomisini bir adım geri çekilmeye zorluyor.
İran’ın sistemi 'dayanarak yaşama' esasına göre kurulmuşken, işgalci İsrail’in sistemi 'sürekli kazanma' ihtiyacı üzerine kurulu. Görünen o ki bu fark azımsanamayacak düzeyde ve dahası uzun vadede psikolojik, askeri ve ekonomik savaşın kazananını belirleyici nitelikte olacak.
Soykırımcı İsrail’in yaşadığı kriz sadece bir 'maliyet' meselesi değil, aynı zamanda bir 'güven' sorunu. Ekim 2023’ten bu yana şekel sürekli değer kaybediyor, tahvil faizleri artıyor, risk primi yükseliyor ve yabancı yatırımlar çekiliyor. KOBİ’ler iflas ediyor, kredi notu düşüyor, işsizlik yükseliyor. Tüm bu yaşanan krizlere Siyonist hükümetin cevabı ise hem zayıf hem de süreci onarma noktasında yetersiz; KDV artışı, sosyal harcamaların kesilmesi ve iç borçlanmanın artırılması.
Eğitim, sağlık ve altyapı yatırımları askeri harcamalar için feda ediliyor. Uzun vadeli sonuçların ağır olacağı aşikar; beyin göçü, sermaye kaçışı, insan kaynağı erozyonu... işgal rejimi İsrail ilk defa dış yardımı 'silah' değil 'nakit' için talep etmek zorunda kaldı.
Tel Aviv yönetimi; Almanya, Fransa, İngiltere ve Körfez ülkelerine doğrudan mali yardım talebinde bulunurken bu durum uzmanlar tarafından ekonomik bağımsızlık söyleminin çöküşü olarak yorumlandı.
İran’ın stratejisi, Siyonist rejimin askeri gücünü yok etmekten çok, onun savaş ekonomisini felce uğratmayı başardı. Bu da savaşın en önemli sonucu olarak ele alınabilir.
ABD Başkanı Donald Trump ise oluşan bu boşlukta fırsatçı bir manevrayla kendisini yeniden Orta Doğu’nun mimarı konumuna yerleştirmeye çalışıyor. Son ateşkesi yalnızca 'arabuluculuk' değil, bölgesel düzeni yeniden şekillendirme fırsatı olarak görüyor.
Bu kapsamda, İran’ın Çin ile doğrudan demiryolu hattı açarak ABD dolar sisteminden çıkma yönünde attığı adım da dikkatleri çekiyor. Bu adım, yalnızca ekonomik değil, jeopolitik bir dönüşüme işaret ediyor.
ABD ve işgal rejimi İsrail’in İran altyapısına yönelik ortak saldırısı, yalnızca nükleer programı değil, bu yeni ekonomik yönelimi hedef almış olabilir.
Trump yönetimi, İran’ı askeri yollarla değil, ekonomik ve kurumsal araçlarla kuşatma stratejisi izliyor. Örneğin;
hepsi bu stratejinin birer parçası.
Bütün bunlar, İbrahim Anlaşmaları (Abraham Shield) çerçevesinde Körfez-İsrail işgal rejimi entegrasyonunu koruma ve genişletme hedefi taşıyor.
İran’ın enerji ve lojistik koridorlarını tehdit etme kapasitesi, bu ekonomik entegrasyonun ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi.
ABD artık doğrudan askerî müdahale yerine; altyapı, ekonomi ve kurumsal etkiler yoluyla Orta Doğu’da hâkimiyet kurma peşinde. 'Abraham Shield' gibi projelerle, İsrail’in savaşla kazandığı momentum uzun vadeli bir düzene dönüştürülmek isteniyor.