News-1

Afroasya Today Dosya

ABD Kontrollü Laboratuvarlar Afrika'yı Nasıl Tehdit Ediyor?

ABD ve Batı destekli biyolojik laboratuvarlar, Afrika’da sağlık güvenliği, veri egemenliği ve biyolojik sömürgecilik tartışmalarını yeniden gündeme taşıdı. Rusya’nın 2023’te ortaya attığı iddialar Batı tarafından reddedilse de kıtanın sağlık verileri, patojen örnekleri ve genetik çeşitliliği üzerindeki dış kontrol endişeleri büyüyor.

Eklenme: 23.06.2026 14:50
Bu Haberi
Paylaş

Afrika, bu kez yalnızca yer altı kaynakları, tarım arazileri ve stratejik madenleriyle değil; insan bedeni, sağlık verileri, patojen örnekleri ve genetik çeşitliliğiyle de küresel güç mücadelesinin merkezinde yer alıyor.

Rusya’nın, ABD’nin en az 18 Afrika ülkesinde biyolojik laboratuvar faaliyetlerini artırdığı yönündeki iddiaları Batı tarafından reddedildi. Ancak iddiaların ötesinde asıl tartışma, Afrika’nın sağlık altyapısındaki bağımlılık, dış fonlara mecburiyet, biyogüvenlik zafiyetleri ve kıtadan toplanan biyolojik verilerin kimin kontrolünde olduğu soruları etrafında derinleşiyor.

Uzmanlara göre mesele yalnızca laboratuvarların varlığı değil, bu yapıların kime hizmet ettiği, elde edilen verilerin kimlerin eline geçtiği ve Afrika halklarına ne kadar fayda sağladığıdır.

RUSYA’NIN İDDİASI TARTIŞMAYI BAŞLATTI

Rusya, 2023’te ABD’nin Ukrayna’daki tartışmalı biyolojik faaliyetlerinin bir kısmını Afrika’ya kaydırdığını ileri sürdü.

Moskova yönetimi, ABD’nin Afrika’daki bazı laboratuvarları salgın araştırmaları, patojen izleme ve ilaç deneyleri için kullandığını iddia etti. Rus yetkililer, bu yapıların kıtayı geniş çaplı bir tıbbi araştırma ve test alanına dönüştürebileceğini savundu.

Batılı hükümetler ise söz konusu iddiaları reddederek, bunların Rusya’nın Ukrayna savaşı nedeniyle yürüttüğü dezenformasyon faaliyetlerinin parçası olduğunu ileri sürdü.

Ancak tartışma, iddiaların doğruluğundan bağımsız olarak Afrika’daki yapısal eşitsizlikleri yeniden görünür kıldı.

AFRİKA NEDEN RİSK ALTINDA?

Afrika’da yüksek biyogüvenlik kapasitesine sahip laboratuvar sayısı, Avrupa, Kuzey Amerika ve Asya’ya göre oldukça sınırlı.

Dünyada en tehlikeli patojenlerle çalışabilen BSL-3 ve BSL-4 seviyesindeki tesislerin büyük bölümü Batı ülkelerinde ve Asya’da yoğunlaşırken, Afrika bu alanda hem altyapı hem de bağımsız denetim kapasitesi bakımından dış desteğe daha fazla ihtiyaç duyuyor.

Bu tablo, kıtanın salgınlara hazırlık kapasitesini artırma ihtiyacını ortaya koyarken, aynı zamanda dış fon sağlayıcıların sağlık politikaları üzerinde nüfuz kurmasına da kapı aralıyor.

BİYOLOJİK SÖMÜRGECİLİK ENDİŞESİ BÜYÜYOR

Afrika’daki biyolojik laboratuvar tartışmasının merkezinde “biyolojik sömürgecilik” endişesi yer alıyor.

Geçmişte kıtanın altın, elmas, petrol, uranyum ve kobalt gibi kaynakları sömürülürken, bugün benzer bir sürecin sağlık verileri, kan örnekleri, doku örnekleri, patojenler ve genetik bilgiler üzerinden yürütülebileceği belirtiliyor.

Afrika’nın genç ve genetik açıdan son derece çeşitli nüfusu, küresel ilaç şirketleri ve biyoteknoloji endüstrisi açısından stratejik bir veri kaynağı olarak görülüyor.

Bu verilerden elde edilen bilgi, patent, ilaç ve kârların çoğu zaman Afrika ülkelerine geri dönmemesi, kıtada “bedenlerimiz araştırma için kullanılıyor ama tedaviye erişimde en sona bırakılıyoruz” tepkisini güçlendiriyor.

ABD’NİN SAĞLIK VERİSİ TALEBİ TEPKİ ÇEKTİ

Tartışmanın güncel boyutlarından biri de ABD’nin Afrika ülkeleriyle yaptığı yeni sağlık anlaşmalarında sağlık verilerine erişim talep etmesi oldu.

Bazı Afrika ülkelerinde, sağlık yardımlarının vatandaşların tıbbi verilerine erişim şartına bağlanması büyük tepki çekti. Uzmanlar, bu tür anlaşmaların veri mahremiyeti, ulusal egemenlik ve sağlık güvenliği açısından ciddi riskler taşıdığı uyarısında bulundu.

Sağlık verilerinin anonim hale getirilse bile yeniden kimliklendirme riski taşıyabileceği, HIV, tüberküloz, sıtma ve Ebola gibi hastalıklara dair hassas kayıtların kötüye kullanılabileceği belirtiliyor.

Bu durum, klasik sömürgeciliğin yerini dijital ve biyolojik sömürgeciliğe bırakabileceği yönündeki kaygıları artırıyor.

BATI “SAĞLIK GÜVENLİĞİ” DİYOR, AFRİKA “EGEMENLİK” DİYOR

Batılı ülkeler, Afrika’daki biyolojik araştırma ve laboratuvar projelerini salgınları erken tespit etmek, yeni hastalıklara karşı hazırlık yapmak ve ilaç geliştirmek gibi insani gerekçelerle savunuyor.

Ancak Afrika toplumları ve bazı uzmanlar, aynı Batı’nın geçmişte kıtayı çoğu zaman ucuz denek alanı, pazar ve kaynak deposu olarak gördüğünü hatırlatıyor.

HIV ve sıtma gibi hastalıklar için geliştirilen hayat kurtarıcı ilaçların uzun yıllar yüksek fiyatlarla satılması, jenerik ilaç üretiminin patent rejimleriyle engellenmesi ve Kovid-19 döneminde Afrika’nın aşı tedarikinde en arka sıralara itilmesi bu güvensizliği besleyen başlıca örnekler arasında yer alıyor.

KOVID-19 AŞI ADALETSİZLİĞİ UNUTULMADI

Kovid-19 pandemisi, küresel sağlık sistemindeki adaletsizliği açık şekilde ortaya koydu.

Zengin ülkeler aşı stoklarken, Afrika ülkeleri çoğu zaman vaat edilen dozların gelmesini beklemek zorunda kaldı. Patent tartışmaları, üretim tekelleri ve tedarik zinciri krizleri, kıtayı bir kez daha Batı merkezli sistemin en kırılgan halkasına dönüştürdü.

Afrika’da milyonlarca insan aşıya erişmekte zorlanırken, ilaç şirketleri ve büyük devletler pandemiden devasa ekonomik ve siyasi kazançlar elde etti.

Bu tablo, “Kriz anında insan hayatı mı, yoksa veri ve kâr mı önce geliyor?” sorusunu daha güçlü hale getirdi.

ETİK DIŞI DENEYLER GÜVENSİZLİĞİ DERİNLEŞTİRDİ

Batı’nın tıbbi araştırma geçmişi, Afrika ve siyah topluluklar açısından ağır travmalarla dolu.

ABD’de Tuskegee deneyinde siyah erkekler üzerinde frengi hastalığı tedavisiz bırakılarak yıllarca takip edildi. Nijerya’da Pfizer’in 1996’daki Trovan denemeleri, çocuklar üzerinde izinsiz ilaç deneyi yapıldığı iddialarıyla büyük skandala dönüştü. Sömürge döneminde Afrika’da zorla doğum kontrolü, yüksek riskli tedavi deneyleri ve denetimsiz ilaç uygulamaları da hafızalardaki yerini koruyor.

Bu geçmiş, bugün Afrika’da yürütülen biyolojik araştırmalara yönelik şüphelerin rastlantısal olmadığını gösteriyor.

BİYOGÜVENLİK ZAFİYETİ FELAKETE DÖNÜŞEBİLİR

Biyolojik laboratuvarlar yalnızca etik ve siyasi açıdan değil, fiziksel güvenlik açısından da ciddi riskler taşıyor.

Özellikle BSL-3 ve BSL-4 seviyesindeki tesislerde en tehlikeli ve ölümcül patojenlerle çalışılıyor. Bu tür laboratuvarlarda yaşanabilecek en küçük güvenlik açığı, salgınla mücadele kapasitesi sınırlı bölgelerde büyük bir felakete yol açabilir.

Altyapı eksikliği, enerji kesintileri, personel yetersizliği, bağımsız denetim eksikliği ve dış fon bağımlılığı, Afrika ülkelerinde bu riskleri daha da artırıyor.

Bu nedenle kıtadaki laboratuvarların sadece kurulması değil, kim tarafından denetlendiği, hangi verilerin toplandığı, hangi örneklerin yurt dışına çıkarıldığı ve araştırma sonuçlarının kimin mülkiyetine geçtiği de hayati önem taşıyor.

AFRİKA CDC’DEN YENİ BİYOGÜVENLİK HAMLESİ

Afrika CDC, 2026-2030 dönemini kapsayan yeni biyogüvenlik ve biyogüvenlik stratejisiyle kıtanın bu alandaki bağımsızlığını artırmayı hedefliyor.

Yeni stratejide Afrika ülkelerinin kendi laboratuvar güvenlik sistemlerini güçlendirmesi, ulusal düzenlemelerin geliştirilmesi, uzman insan kaynağının artırılması ve dış fon bağımlılığının azaltılması öne çıkıyor.

Afrika CDC’nin bu adımı, kıtanın biyolojik tehditlere karşı hazırlıklı olmasının yanında, dış güçlerin sağlık ve veri altyapısı üzerindeki etkisini azaltma çabası olarak da değerlendiriliyor.

ÇİN VE İSRAİL DE AYNI DENKLEMDE

Tartışma yalnızca ABD ve Batı ile sınırlı değil.

Çin’in Afrika’daki genomik veri yatırımları ve sağlık teknolojileri alanındaki büyüyen etkisi de dikkatle izleniyor. Benzer şekilde işgalci İsrail’in sağlık, güvenlik ve biyoteknoloji eksenli projeleri de kıta üzerinde yeni nüfuz araçları üretme potansiyeli taşıyor.

Bu nedenle Afrika açısından temel mesele, hangi ülkenin laboratuvar kurduğu değil, kıtanın kendi biyolojik verileri, sağlık altyapısı ve bilimsel kapasitesi üzerinde tam egemenlik kurup kuramayacağıdır.

SALGIN MI, SALDIRI MI?

Biyolojik tehditlerin en ürkütücü yönü, saldırı ile doğal salgın arasındaki sınırın her zaman kolay ayırt edilememesidir.

Bir bomba patladığında fail ve hedef çoğu zaman açıktır. Ancak biyolojik bir saldırı sessiz ilerleyebilir, etkileri günler ya da haftalar sonra ortaya çıkabilir. Salgının kaynağı anlaşılana kadar hastalık yayılmış, can kayıpları başlamış ve deliller ortadan kalkmış olabilir.

Bu yüzden biyolojik araştırmaların şeffaflığı, ulusal denetimi, etik standartları ve veri egemenliği, artık yalnızca sağlık meselesi değil; aynı zamanda güvenlik ve bağımsızlık meselesidir.

AFRİKA’NIN SORMASI GEREKEN SORULAR

Bugün Afrika’nın sorması gereken sorular her zamankinden daha kritiktir.

Neden kıtanın en zengin maden havzaları aynı zamanda en ölümcül salgınların yaşandığı bölgeler haline geliyor?

Neden salgın dönemlerinde ilk refleks insan kurtarmak değil, veri, örnek ve biyolojik materyal toplamak oluyor?

Neden Afrika’nın genetik zenginliği küresel ilaç sanayisini beslerken, kıta aşı ve tedaviye erişimde en geride bırakılıyor?

Neden sağlık yardımları, veri paylaşımı ve siyasi tavizlerle birlikte gündeme geliyor?

Ve neden Afrika halkları, kendi bedenlerinden ve topraklarından elde edilen bilginin sahibi değil de sadece konusu haline getiriliyor?